Ben 19 Mayıs Meydanı’na Irmak Mahallesi tarafından giderdim hep. Samsun’u hayal ederken bile değişmezdi bu. Mustafa Kemal Bulvarını tutar, yeni yapılan parkı sağıma alır, Garı, devlete ait kimi yarı yıkık binaları, paslı rayları bir bir geçer, şimdi uzamış ağaçlarıyla küçük çaplı bir ormanı andıran heykelli parka varır, Atatürk’ün şahlanan atına bakar ve her defasında yeni bir şeyler öğrenerek, yürürdüm. Ve Meydan hep ferahlatıcı olurdu benim için. Belki gençliğimde Ankara, İstanbul gibi uzun yolculuklara o meydandan yola çıktığımdan, belki meydanın 19 Mayıs meydanı olup kurtuluşu simgelediğinden, belki sevgililerin buluştuğu, dertlilerin birleştiği, çözümlerin arandığı, halkın destur çektiği… bir büyük meydan! Rüyalarımı kanatlandırırdı hep.
Ancak bu sefer meydana gidişim Irmak Mahallesinden olmadı, Saathane’nin oradan başladı yolculuğum. Daha doğrusu başlatıldı. Çünkü eşimle TV ekranında mitingi izlerken kameraman beni şimdi darala darala şuncacık kalmış alanın Saat kulesi dibinde yakaladı ve büyük meydana doğru sürükledi. Yollar kalabalıktı… Kimseleri tanımıyordum da. Eski Meşhur Köfteci’nin önünden geçtim mi, alt yola nereden indim, gökdelenler ne zaman dikildi, deniz ne tarafta kaldı bilmiyorum...
19 Mayıs Meydanı’ysa daha bir alamet! Vidinli Otelin önünden içerilere doğru kaymışım, ama tam olarak neredeyim, biri kürsüden konuşuyor, kürsü nerde, konuşan kim… Kulaklarım hoparlörler gibi zangırdıyor…
Gözümü ekrandan çekip bir soluk alayım dedim. Elim ahizeye gitti. Yusufları, Süleymanları, Kağanları aradım. İzliyor musunuz diye sordum, “miting Samsun’a da sıçramış!” Hele Müzeyyen hanıma - biraz tembel olduğundan -daha sıkı tembih ettim. “Aman izle, Türkiye ayağa kalkmış!
Ama soluk moluk alamadan tekrar yapıştım ekrana. Mikrofonda bir bayan konuşuyordu. Öyle prof mrof da değildi kadın. Ama öyle sade, günlük bir anlatımı vardı ki, değme hatipler şurda kalsın! Önce “Türkiye laiktir, laik kalacak” tamam, ama bu yetmez dedi. “Devrimci cumhuriyetimizi istiyoruz biz!” Meydan dalgalandı birden, pankartlar gerildi, sloganlar yükseldi, ortalık çınlıyor. Ve kameraman beni yeniden yakalayıp deniz yönüne sürükledi bu sefer de. Karadeniz asfaltı dolmuş, Mustafa Kemal Paşa Bulvarı hıncahınç, denize, Rus Pazarına doğru her yer tamam, Samsun otelinin oralar, Yüzüncü yıla doğru ara sokaklar, bina araları, dükkan içleri, ağaçlara, damlara çıkmış insanlar, pencerelerde sarkan insanlar, insanlar… Ki Samsun Samsun olalı böyle bir kalabalık görmemiş!
Etrafıma bakıyorum: Çoğu memur giyimli. Belki banka çalışanı, belki süpermarket tezgahtarı, belki katip vs… İşçiler de az değil. Azot’tan mı, Karadeniz Bakır’dan mı, Tekel’den mi… Ve kadınlar ve gençler ve muvazzaf ya da emekli subaylar, astsubaylar ve çocuklar… Ellerde bayrak, ellerde dövizler, dövizlerde “Mustafa Kemal”, dövizlerde “Bağımsız Türkiye”, dövizlerde “IMF defol”, dövizlerde “Amerika seni istemiyoruz”, dövizlerde “Avrupa Birliğine hayır”, dövizlerde “yabancı şirket ortakçısı işverenler dışarı”…

Ve kadın hala konuşuyor, tane tane: “Atatürçüysek Atatürkçü olalım adam gibi. Laga luga yok, kem küm yok. Atatürkçülük ulusalcılık mıdır, evet… Halkçılık mıdır, evet… Devletçilik midir, evet… Laiklik midir, evet… Bağımsızlık mıdır, evet… ve Devrimcilik midir, evet. İşte bu kadar, bunları bir bir ve bir bütünlük içinde uygulamalıyız. Artık oyuna gelmek yok!
Kadın, kürsüden indi ve kürsüye nazım Hikmet çıktı. Şiirlerini okudu gür sesli biri, sonra Ahmed Arif, sonra Hasan Hüseyin, ve, ve... Ve halk türküleri ve Ruhi Su…
Eşime bakıyorum. Telefonlardan başını alamıyor. Melahatlar aramışlar, Fatma hanımlar aramışlar, Zeynep hanımlar, Hayriye teyze, Enisler, Sedatlar… Sorularsa hep aynı yönde: TV’deki mitingi izliyor musunuz? Evet, evet, evet… Coşku büyük, herkes ayakta… Biraz sonra Dobston’a doğru bir gezinti yapayım diyorum. Londra’nın havası ne?
Fakat gözümü ekrandan çekemiyorum ki... Orta yaşlı bir bey konuşuyor şimdi de. Bilim adamıymış, sosyolog ve dış politika uzmanı… Emekli generallerin NATO’dan artık çıkalım dediklerini duymuştum. “Ayaklarımızın üstünde duralım, Avrasya’ya yönelelim!”
Bilim adamı da benzer şeyler söylüyor. Tane tane. 60’lardaki miting yeminleri gibi. Kırmızı çizgiler ortak. AB bize göre değil, Amerikan emperyalizmi düşmanımız. BOP bir Ortadoğu işgal planıdır. Türkiye de dahil hemen her ülke bölünmek isteniyor, haritalar yayımlandı. Biz bir Ortadoğu ülkesiyiz, komşularımızla bir sorunumuz yok. Misakımilli korunmalıdır. Gücümüz yeter buna…
Tandoğan mitingi sırasında yaşlı bir adamın nöbetçi askerin terini silerkenki fotoğrafı geldi gözüm önüne. Çağlayan’ı, Manisa’yı, Çanakkale ve İzmir’i düşündüm. Ve Kocatepe’yi ve Mustafa Kemal’in kalpaklı resmini… Benim telefon ettiğim ve bize telefon eden tanıdıkları düşündüm. Emekçi halk yığınlarını düşündüm.
Gönlüm sahiden 19 Mayıs Meydanında bulunmayı istedi. Kalabalığın içinde… Ve kürsüdeki ses: “Ne AB, Ne ABD, Bağımsız Türkiye!” deyince sefer görev yerine hareketlenelim diyorum.
BİZ, HEPİMİZ…
8 Haziran, 2007, Alanya
|