Sıddık AKBAYIR
Abdullah Nihat YILMAZ
Nurettin TAŞÇI
İlker GÖREN
Şaban ÖZTÜRK
Sue KIZILÖZ
Muharrem ASLAN
Müştehir KARAKAYA
Cihat DUMAN
Hicret AYDOĞAR
Hakan Hakkı CANKATAN
Hülya Deniz ÜNAL
Müesser YENİAY
Tuna BAŞAR
Salih ÖZTÜRK
Ogün KAYMAK
İbrahim Yusuf PALA
Serkan ENGİN
Muhsin SALMAN
Sevil FERTİNGER
Yelda KARATAŞ
Nazım MUTLU
İsmail BİÇER
A. Uğur OLGAR
Yaşar Doğan
Gülşah AKVERDİ
Berkay PEKER
Anıl ÖZDEMİR
Özgür DEMİRCİ
Özgür OZAN
Aslan AKSOY
Nefise KARATAŞ
Şenol KARAGÖZ
Ahmet Yılmaz TUNCER
Tan DOĞAN
Selçuk ERAT
İlker ŞAHİN
Ali İhsan UZUN
Emek Şafak ASLAN
 
 
Fotoğraflar
 


ogün kaymak

 

     Gözlerimi açtım. Bakır. Yivine yeni oturtulmuş taptaze bir zemberek olduğumu anladım. Pencereden bakabiliyoruz şimdi, kısaca da olsa, özet de olsa. Çünkü, dışarısı da bakır.

     Gözlerini açtın. Uyandın – uyku denebilirse bu karabasan tadındaki devinimsizliğine. ıpırdamıyorsun. Neden? Öylece duvara astığın teleğe – süs olsun diye zamanın içlerine – uzanıyor kıpırtısız duruşun. Biz Kızılderili değiliz canım. Orta Doğuluyuz. Buna alışmalısın.

     Gözlerimizi açtık. Yoğunlaştık. Gizli mesajlar aldık alınması gereken yerlerden. Sen telekte saklı alfabeyi çözdün çarçabuk. Ben abuk sabuk şeylerle ilgilendim önce. Sonra, dikkatimi kaydırdım. Ve Mors. Ve düzen. Ve o ince fark ediliş ânı. Karmaşadan çıkış. İçerde suyunu damlatan bir musluk. Mors!

     Pencereden izleyebilirdik çocukluğumuzu artık. Misterioso çalıyor, yumuşacık. Monk, dumanla kısalmış karanlıktan içimize bakarken. Kimsesizdik, daha da kimsesiz kaldık. Hiç de erişkin tavrı değil buralarda tutsaklık. Bir çare üretmeliyiz. Bir açıklama – geleceğe yönelik.

     Denizden kopup gelen şeyler var. Ses desem salt ses değil. Esin desem, eksik ve kusurlu olur. Siz onlara anı diyorsunuz, biz denizin taşıdığı pasak. Denizin nasıl biçildiğini görebiliyorum onlarda, kabaca. Eski denizcilerin bakışlarıyla çizebilirsin ufku, sadakati. Ben istiridyenin mânasını yazabiliyorum artık defterime, hem de uzun soluklu cümlelerle, düşünsene! Tekne, tekil şahsı oluyor çekeceğim görüntülerin. Bana bir zaman süzgeci gerekli. Onu arıyorum kurgunun dehlizlerinde.

     Gök, deniz ve bazı kayalıkların sarıp sarmaladığı huzmeler var. Zamanı gelinceüstümüze başımıza yolluyor, usulünce yağdırıyorlar. Tenimize ve gitgide beden derinliğimize nüfuz etsinler damla damla, sicim sicim diye. Biz – ikimiz – biraz da onların dalga boylarını ölçmek için buradayız. Tam burada, pencerenin kıyısındayız.Monk veMorsla işbirliği içinde, bakır ve aşka tutunuyor saydam ellerimiz. Biz, şifre çözücüleriz.

     Tılsım temizliği. Eylülden gelen lekeleri biriktiriyor kitaplar. İkimizden biri var, biri yok. Hangimizin eti sence daha gerçek, hangimizinki ikinci? Hadi! Nefeslerimizi tutup sayalım saniyeleri!

     Monk da, Mors da aynı heceleri istedi.
     Ölü güvercinlerimizi gömme vakti.

     Kitabı açtım. Beyazımsı. Ak harflerinin içinde okundukça kendini boğan bir imha alfabesi var. Dokundum, genişledi. Ve kaydı bedenimden ayrışan ruh, satırların derinliğine. Kayboldum – sonsuzdu. Rilke ordaydı. Monk ona piyano çalıyordu, bahçeden ve dumandan. Kısa kısa baktı bana ikisi. Gene Misteriosa ama bu kez ellerimi hapsederek piyanonun tuşlarına. Rilke. Kulağıma. Eğiliyor. Şarkı mı? Hayır! Bir şey söylemek için değilmiş o eğilme.

     Bir gül çıkarıyor göğsünden, kırmızı ve sağlam dikenli. Güvercinlerimizi gömme merasimi. Biz de gömüleceğiz birazımızla. Sanırım. Öyle. Gerekiyor. Bu epik tragedyanın parçasıysak.

     Kuşkusuz Mors. Kuşkusuz Monk. Dördüncü bölümden çıkma zamanı geldi.



 Arşiv :
 Öyküler :
 Şiirler :
 Şairler - Yazarlar :
         Copyright © 2007. Ada Kültür Sanat Dergisi. Tüm Hakları Saklıdır.                                 Anasayfa   |   İletişim                                        designed by