Asiye, fındık çubuğundan örülü, iki topuklu, kırkbeş kiloluk çay sepetini çitlere dayamış, bekliyor. Çay lım binası, toprak yolun bir kaç kilometre aşağısında. Köylüler, mayıs sürümü göğe avuç açalı beri, el ksekliğine ulaşıp ademoğluna geçit vermemecesine birbirine dolanmış yeşillik içinde, birer renkli gölge. Bu yıl da makasa izin yok; üsten üç yaprak, elle toplanacak çay.
Asiye, mavi tülbendine bulaşıp a ak işlemeli yorgun oyaları karartan terini elinin tersiyle siler hep. Ayağında demokratları. Sabahki yağmurun birer inci bırakıverdiğini görünce beher yaprağa, naylon tulumunu geçirivermiş acaklarına. Pazen gömleğinde ise kırk yılın ter kokusu.
Mısır koçanı kadar zayıftır Asiye. Ama ak yanaklarına al anlar yürümüş diğer kadınların aksine, teni esmer. Oysa uzaktan bakılsa… Ayırt etmek onu bir yana, anılır ki, çay toplayan; toplarken yüksek sesle dedi kodu yapan, kahkahaları doruklara atmaca anatlarında yalçın dağlarda çınlayan; kendi ağırlıklarınca çay sepetlerini sırtlarına vurdular mı, daracıkve dik patikalardan keçi inadıyla tırmanan kadınların hepsi, giyimleriyle, konuşmalarıyla, lmeleriyle bir.
Ikınan bir otomobilin homurtusu, uzaklardan. Asiye bakınır dolayına. Derme çatma çitlerile fındık ağaçlarının çevirdiği yoldan, gösterince yüzünü otomobil, el eder, şoförü tanımasa da.
Boyunlarını birbiri ardınca göğe uzatmış dağlar ile o dağlara sırt vermiş tepeler arasında düz bir arazi e nimet! Gür fındıklıkların yahut zümrüt çaylıkların içinde değilse, kartal gagası bir kayanın üzerindedir,birbirlerine göz kırpan uzak uzak evler. Kiminden hasret bakışlar, türküler eşliğinde umbalardan vadilere akar da oradan yükselip ta dağları aşar. Ki bilinmez hangi gurbet girdabında, biryorgunbedenin imdadına yetişir.
Asiye, otomobilin açık camından içeri süzülen kokuyu içine çeker e topyekün toprak olur; gönlü hafifler. Kartal yuvası evine kaçamak bir bakış atmayı ise ihmal etmez.
Varlığını ancak işitebilenlere duyurur delişmen dere. Alım yerinin yosunlu kolonlarına çarptıkça ak pükler salıp, geride bırakır kalabalıkları. Hava kararmakta. Şoförün ipleri çözüp, yere indirdiği sepeti, lım yerinin geometrik hava delikleri açılmış briket duvarının dibine çeker. Çay eksperi bir kusur bulur da almaz, diye sırasını beklerken ayrık dallarını ayıklamaya başlar çayın.
Aynur örülü saçlarını tülbentle ağlamış. Onunki oyasız. Çoğu anasından kalma oyalarını henüz sedef kakmalı ceviz ağacından apılma çeyiz sandığından çıkarmamıştır; ak gelinlikle sarmalanıp gideceği vakit el evine, saten ohçalar içinde götürülecektir oyalar.

Dört eren direği üzerine kurulu ve yılların nemine karşı dimdik ayakta duran ahşap serenderin alt katından,alıp orağı eline, örgü ipini de omuzuna yola çıkmış.
Bacaklarına dolanan otçuklarda, ağaç dallarında, mısır koçanlarında su damlacıkları parıldamakta. Patikada ise minik göletler. Sarı renktekikelebekler pervasızca uçuşmaktalar etrafta, inadına. Toprak mı yağmur kokuyor, yağmur mu oprak ayırt edilemez ezelden beri bu diyarlarda.
Civarı iyi tanır Aynur. Küçük çaplı bir heyelanın söküp ttığı ağacın yerinde olmadığını fark eder örneğin. Fındıklıkların kimlere ait olduğunu belli eden koca aşların nerede olduğunu ezbere söyler. Yeşil ise, doğduğundan beri hep aynı.
Çimenler arasından aş vermiş çilekleri ince bir bitki gövdesine dizince yakut bir kolye olur. Değil mi ki o bu dağların şark rensesi. Papatyadan taçlar, sivri fındık dizilerinden bilezikler takmış, duvarlarını kuru mısır saplarından ördüğü saraylarda büyümüştür.
Dinlenirken vadinin ta yüreğine bakar, önünde uzanan. aşı döner. Doğa konuşmaya başlar. Daha yükseklere çıkıldıkça, kara bulutlar izin verirse, iki dağın rasından denizin mavisini de görebileceğini bilir.
Saplarından kavradığı eğrelti otlarını, serendere aslıduran biley taşını çevire çevire iyice keskinleştirdiği orağı ile kesmeye başlayınca koyu bir sıkıntı lge olur yüreğine. Yakında düğünü var. Ama bir çiledir, dolanmış. Peşine, sözler de karışmış birbirine. Uyuduğunda da huzur bulamaz. Kendi evi küçülür küçülür de bir sel ile beraber yamaçtan ağı yuvarlanır, gelin gideceği ev ise hep bulutlu.
Serin bir rüzgar çıkınca işkillendi Aynur. Toparlanmaya başladı. Eğrelti otlarını denk yaptı. Bulutlar karşı dağın üzerinden öylesine hızlı kaydılarki dağların ardında saklı, bilinmez bir tabur, berilerdeki bir hedefe bölük bölük asker gönderdi andı. Sarı saçlar bağlarını çözmüş, havayı döven rüzgara eşlik etmekte. Dengi sırtlayıp, güçlü acaklarının üzerinde doğruldu.

Yürüdü.
Gök patladı aniden.
Bölükler menzile varmış olmalı ki kıyasıyabir cenk başlamıştır şimdi; nice yiğitler duman renkli tayların üzerinde kılıç şaklatıyor da kıran kan sel olmuş, toprağa akıyor. Su taneleri, ihtiyar ağaç gövdelerine nafile tutunmaya çalışıyor. Kızıla oyanmış toprak, kabir bellemiş kendini; düşeni hapsediyor içine.
Islak saçları alnına, yanaklarına, oynuna yapıştı Aynur’un. Çamurda yürümeye alışık da bedenine yapışan elbisesi dengesini bozuyor. Her tökezleyiş bir haykırış, gökyüzüne.
Bir haykırış daha.
Geride kabir sessizliği. Y
apraklarda damla, ynur’un öfkeli gözlerinde yaş birikmiş.
Evi toprak yola bağlayan yıkık dökük merdiven doksaniki asamak. Merdivenin ikiye böldüğü dik yamacın bir yanı çay bahçesi, yola dek iner, diğer yanıysa ndıklık. Etrafı yüksek çitlerle çevrili; sırıklara dolanmış fasülye, maydanoz, pazı, bezelye, hıyar ve süt kabakları ile domates ekili sebze bahçesi ve de peş peşe dizilmiş, mandalina ağaçlarının ardında iki atlı ahşap ev. Kırmızı çatı ile ikinci kattaki çıkma, kararan bulutların altında bir an görünür sonra yanı aşına çöken sisin içinde kaybolur. Arkadaysa, her rüzgar esişte eve doğru hamle yapan koca bir ıhlamur ağacı ki heybetini köyde foto: dilek balcı bilmeyen yoktur ve eve arada bir gelen kereste tüccarlarının sebeb-i ziyareti. Ihlamurun ardı ise önce fındıklık, peşi sıra da dağlar.
İkinci katın ön ahçeye bakan ahşap çıkmada hasır bir sedir. Pencerelerin sürgülü camları kaldırıldığında, bir şahin akışı uyanır bu sedirde oturup da dışarı bakanda.
Yamacın solundan kıvrıla kıvrıla inen yol, merdivenlerin önünden geçip sağ taraftan devam eder de bu yamaç ile karşı dağ arasındaki ataktan, ivarda ne var ne yok süpüre süpüre akan dere ile ta kasabada buluşur. Ondan öte, yalıya kadar kah ere önüne çıkar yolun, yol kıvrılır kah yol üstün gelir dereye, köprü olur. Yol ile dere böyle sarmaş olaş ide gide, sahile iner de dere denize, yol asfalta kavuşur.
Asiye, eline aldığı bir filizin fazlalığını kırarken, konu komşuya laf yetiştiriyor. Şimdi buluşma vaktidir hanelerin. Bağırış, çağırış, küfür ve ahkahalar alım yerinin duvarlarında buluşup kararmakta olan güne kavuşuyor. Taze çay yaprağı uramburam. Sağda solda itişip dururken analarından bir azar yahut bir tokat yiyip, sümüklü urunlarını eke çeke bir köşeye büzüşen veya kopardıkları taze fındık dallarından yaptıkları çemberleri direksiyon iyetine kullanıp afili pozlarla dolmuşçuluk oynayan çocuklar, önce kamyonun homurtulu sesini duyup,ardından hantal kasasını görünce alım yerinin arka tarafına doğru sızmaya başladılar birer kişer.
Daha kamyon duraklamadan kapıyı açıp aşağı atlayan muavin, asabiyetini asaletinin payesi aymalı ki yolu kapatan çuvalların ve sepetlerin kaldırılmasını söylüyor öfkeyle. Ak duvarlı alım yerinin vlusu koyu bir karmaşaya bırakmış yerini. Asiye de kemikli parmaklarıyla sımsıkı yapıştığı sepetin bir cundan tutup sürüye sürüye öteye çekerken, tülbendin bağının açılmasına aldırış etmiyor. Açılan boşluğa sığışmaya çalışan kamyon bıktırıcı manevralardan sonra nihayet boşaltım balkonuna anaşıyor.
Burnunu çeke çeke dere boyundan gelen çocuk, Asiye’nin bakışlarına yakalanıyor. eslenirken, çocuğun karalastiklerinin bir tekinin eksik olduğu gözünden kaçmıyor.
“Necmi, buraya gelhele”
Elini beline dayamış annesinin dal gibi boynunu ileri uzatışını hayra yormuyor çocuk. Duraksıyor bir an. Başı yerde, temkinli adımlarla yanaştı.
“Ne oldu. Niye ağlıyorsun”
“...”
“Ayakkabının eki nerede?”
“Dereye düştü”
Daha lafını bitirmeden bir şimşek çakıyor gökyüzünde, bir de Necmi’nin zünde. Bir an sonra tepki verebiliyor ancak çocuk. Tokatsa ancak kaçarken acıtıyor, çıplak ayağına atan taşlardan daha çok.
“Bok yiyenin uşağı. Sen niye düşmedin o dereye” diyor Asiye, sekerek kaçançocuğun arkasından bağırırken filizleri ayıklamaya devam ediyor.
Kaç gündür çay kamyonunu ekleyen alım yerinde bir koşuşturma şimdi. Eksper ve yardımcıları çayları kontrol edip tartıyor; iktarlar cüzdanlara kaydediliyor. Mevsimlik işçiler çay yığınlarını balkon niyetine yapılan düz beton çıkmadan ağıya, kamyonun kasasına boşaltıyorlar. Çocuklar yardım bahanesiyle binaya sızıp, kamyonun asasındaki yaş çayın içine balıklama dalıyorlar; yumuşacık bir yatakta yatıyormuşçasına, boylu oyunca uzanıyorlar; başlarından aşağı boca edilen çuvallar dolusu çayın altından ürpererek fırlıyorlar. imse kızamıyor çocuklara; çocukken bu keyfi yaşayan herkes, çocuklarla ortak bir anıyı paylaşmanın eyfini sürüyor. Kahkahaları ve çığlıkları ise alım yerinin altından çağıldayarak akan dere bile astıramıyor.

Zekiye okuldan arta kalan vakitlerde ev işlerine yardım ederdi, evvelde. İllâ, minik sepetinisırtına alıp “çay taşıyacağım” diye tutturur, hane halkının da iltifatlarına mahzar olurdu. Ama rtık, çıkmadaki sedire kurulup, kitap okuyor. Tanıdıklarının yüzlerinde birer masal kahramanı sureti rıyor. Mevcudu kırkyedi olan okulun müdürü, zekâsını övdüğünden beri, saatlerce kitap okuması lerden kaytarıyor anlamına gelmiyor artık. Gerçi Asiye’nin, küçük kızına arada bir şüpheyle bakmasınaneden olacak olaylar geçmiyor da değil. Ekili bahçelere girmemesi için yükseklere türdüğü inek kaybolunca, Zekiye, saatlerce hayvanı aramış ama hava kararıp da, telaşla, bilinmez angi derenin sesine kulak verince, dönüş yolunu da kaybetmişti. Gözü yaşlı Asiye’nin, ne bir çakal ini rakmaya niyeti vardı bakılmadık ne de bir ağaç kovuğu, ta ki eğrelti toplamaya çıkan komşusu Zekiye’yi tesadüfen görüp geri getiresiye. Üstelik fındıklık tarafından gelen zil sesini duyup da bunun endi inekleri olduğunu anladıklarında, Asiye, önce amansız bir kaygıyla kilitlenen ağzını sonra da fkenin sıktığı avuçlarını açmış; Zekiye’yi kovalarken “bu mu okuyacak da adam olacak, inek bile enden daha akıllı, tüh senin kalıbına” diye bağırmıştı.
Çamur içindeki ayaklarıyla evin kapısından içeriadım atmaya yeltenen kardeşini gören Aynur, öyle bir bağırdı ki, geceleri avluya kadar inip kümeskapısını zorlayan çakalların bile böyle uludukları işitilmemiştir. Çocuk, şaşkınlıktan ne yapacağını düşüne dursun, kulağını ablasına kaptırdı. Haykırmaya dahi fırsat bulamadan kendini vludaki musluğun altında buldu.
Sularını, kendini bir gösterip bir kaybolan kayalara çarptıra çarptıra lerleyen derenin kıyısında iki kaya üzerine oturtulmuş bir eski su değirmeni. Ahşap yapının bir yanı abani sarmaşık. Kırık kiremitli dam. Bir yanı dikenlik. Suyu, değirmenin altındaki kanaldan geçirmeye yarayan ahşap düzenek nicedir yosun tutmuş.
Zekiye, değirmenin çalıştığını hiç görmemiştir. Ama yüklerin hikaye ettikleri cinlerden bazıları muhakkak burada yaşıyor olmalı.
“Sen hiç çinka gördün mü?”
Burnunu çeke çeke odaya giren Necmi’nin gözleri fincan fincan.
“Değirmende yaşarlar. Gündüzleri yur, dışarıya sadece geceleri çıkarlar. İstedikleri insanın kılığına girebilirler. Bence orada yaşayan bir aç tane çinka var”
Zekiye sürgülü pencerenin camına burnunu dayayıp dışarı baktı.
“Şimdi uyuyorlar, eceye hazırlanıyorlar.”
“Yalan!”
“Gece seni kaçırdıklarında anlarsın”
Zekiye, soluğu kesilen kardeşini tki altına almaktan memnun.

“Bir gece adamın biri, kendisi çağırdıklarını duyup, uyanmış. Arkadaşlarıonu düğüne davet etmişler. Adam gidip de geri gelmeyince karısı çok korkmuş ve hemen krabalarına haber vermiş. Adamı aramışlar. Bir dere kenarında, koca bir kayanın üzerinde tek başına oron oynarken bulmuşlar. Ortalık aydınlanınca adam kendine gelmiş. Bir de bakmış ki ne düğün var rtada ne de arkadaşları. Meğer çinkalar adamı kendi düğünlerine götürmüşler”
Necmi sedirin üzerineçıkıp pencereye yanaştı. Hava kararmıştı. Cama yansıyan görüntüsü dışarısını görmesini ngelliyordu. Bir an, kuşkuyla ablasına bakmasına rağmen burnunu dayadığı camın ardından aniden kıverecek yaratıklarla yüzyüze gelme ihtimali yüreğini hoplatmıştı. Vadinin en dar yerinde, sırtını amaca vermiş, dinleniyor gözüken bu eski değirmenin karaltısı Necmi’nin gözünde büyüdü. Dereden trafa yayılan ak köpükler buradan bile başını döndürmeye yetmişti.
“Yalancı” diyerek geri dönen ocuk, foto: demir gürsoy kapalı televizyonun düğmesine bastı; sesi iyice açmayı ihmal etmedi.
Sınırdan aşlayıp sahil boyunca batıya uzanan daracık asfalt ıslak bir kedi sokulganlığıyla sarp dağların teklerine kıvrılmış. Bu eteklerden birinde etrafı fındık ağaçlarıyla çevrili, üçer katlı iki binadan oluşan ayfabrikası iki vardiya halinde çalışır.
Enver başında durduğu makineleri akşamcıya teslim edip, esai etvelini imzalamış. Hava serin. Fabrika önünde bekleyen Ford marka minübüs hareket ettiğinde, ksek sesle konuşup, açık saçık fıkralar anlatan ve de birbiri ardınca küfürleri hiç çekinmeden ıralayanişçilerin sohbetine, kulak misafiri olsa da katılmadı. Bir sigara içimi mesafe gidildikten sonra indi. Egzoz gürültüsünün ardından, çamur kesilmiş yoldan meydana saptı. Eğer talihliyse ilçeden köye yolcu taşıyan taksi-dolmuşlardan biri bu saatte durakta olabilirdi.

Sık sık talihsiz olduğunu düşünür ünür. Şu dağ başından kurtulamadık, diye hayıflanır her sabah uyandığında. Ve yatarken, dağların kat kat kendi üzerine kapaklandığını sanır. Geceleri uyuyamaz bu yüzden; yatağında bir o yana bir bu yana dönmekten usanınca, dağlara karşı bir sigara yakar, sitemkâr. Babasının yanına uğradı Enver. Otobüs yazıhanesi sakin. Açık televizyonda haberler.
“Kaçta kapatacaksın, baba?”
“Yedi arabasını bekliyoruz. Gelsin hele bir” Dışarı çıkıp, babasının göremeyeceği kadar yürüdükten onra çorabının arasına sıkıştırdığı paketten bir sigara çıkarıp yaktı. Dumanını göğe doğru üflerken, arşının içine doğru uzanan sokağa bakıyor. İlçenin en hareketli yeri. Kahveye yahut içmeye gitmemişlerse bu meydanın başına gelip, volta atar gençler. Başka yerde çalışan yahut okuyan kızlar ancak bu saatlerde, dolmuşlardan inip, evlerine yürürken görülürler. Üzerlerinde dolanan bakışlardan kaçınmak için başlarını eğen kızlar, sıra horona geldi mi toprağı hırsla döverler ki o bakışlara bir cevap ola.
Meydanın diğer ucunda, köy dolmuşları. Sokak boyunca karşılıklı sıralanmış dükkanlarda, tüpçü, tuhafiyeci, sarraf, pastane ve berber. Küçük bir ilçedir burası. Lisesinin eğitim kalitesi pek yüksek olmasa da üniversite giriş sınavlarında diğer ilçe okullarıyla başa baş gitmesi bir okul müdürünü sevindirir bir de öğretmenleri. Bu yüzden dönem başında iki derslikli bir dershane açılması memnunlukla karşılanmıştır ilçede. Ama hafta sonları il merkezine öğrenci taşıyan dolmuşçular sürümden yitirmişler, kızgınlar.
Dershanenin bitişiğindeki, kadın figürleri resmedilmiş büyük boy posterler asılı kuaförün camına çevirdi bakışlarını, geçen hafta gördüğü kızı hatırladı. Sigarasından derin bir nefes çekip ayaklarının altında ezdi izmariti. Yazıhaneye girdi.
“Hayran kaldım buralara. Doğrusu ne kadar şanslısınız. Keşke daha uzun kalabilseydim.”
“Öyledir, öyledir, gelen unutamaz buraları.”
“Benim bacanak Jandarma astsubayıdır. Tanırsınız belki, Tahsin astsubay.”
“Tanımaz olur muyuz”
Yazıhanede oturan şişman adam memnun, gülümsedi. Henüz bölgedeki neme alışamamış olduğundan elindeki mendil ile alnını boynunu ve ensesini siliyordu.
“Bir ziyaret edelim, dedik hanımla. Bu tarafları dahaönce hiç görmemiştik. Aman ne kadar güzel bir yer. Yeşillik, temiz hava!”
“Memleket neresi”
“Ankara”
İstanbul’a gitmeyi iyicene kafasına koyan Enver adamı şaşkınlıkla dinliyordu.
*
Asiye, çayı teslim ettikten sonra boş sepeti yüklenip, evinin yolunu tuttu. İçine mısır ekmeği doğranmış muhlama ve yoğurt ile duruyor ya, acıkmıştır şimdi. Aynur evde. Hazırdır her bir şey. Aklına getirmez bahçedeyken, ev işlerini. Aynur’u foto: evgin serbest kendine benzetmekte pek zorlanmamıştır çünkü. Nasıl bahçedeki fındık fındık fidanı, dağdaki ceviz ceviz fidanı vermişse, bir küçük Asiye filizi de çiçek açmıştır evin ortasında. Huyu, suyu, yaşam biçimi, sevinçleri, öfkeleri, sanki ona öğretilmemiştir de kendiliğinden boy atmış, bir Asiye fidanı oluvermiştir. Şimdi ondan beklenen de bu değil midir; tıpkı anasının meyvelerinden vermesi.
Aynur de gocunmaz dahi bundan, didinir durur. Ev işleri onda doğuştan gelen bir yetenek. Kumral, çilli yüzünü örten sarı saçları hep at kuyruğu. İş yaparken, yapılı gövdesini beklenmeyen bir atiklikle hareket ettirir. Koca ıhlamura tırmanıp en uç dalları budayabilir örneğin. Korku nedir bilmez; derenin kenarındaki bir kayaya oturtulmuş su değirmeninin yanından onca perili cinli hikayelere rağmen rahatlıkla yürüyebilmesi büyükler olmasa da küçüklerin gözünde kahraman olmasına yetmiştir.

Da, asıl Zekiye ürkütüyor Asiye’yi. Kendisinin bilmediği ne çok şey soruyor şu küçük kız ve de ne garip hikayeler anlatıyor. Anası ise, koca çınar, bu ayrık filizin farkında olsa da çay bahçesi ile fındıklık arasına sıkışıp kalmış bir ömrün birikimi küçük kızı kapsamaya yetmiyor.
Merdivenleri ancak üç defada, durup dinlenerek çıkabilen Asiye, avludaki musluğun altında temizlendi. İçeri girince, mutfakta yemek pişiren Aynur’a seslendi.
“Çocuklar nerede?”
“Yukardalar”
“Alım yerinde gördüm Necmi’yi. Ayakkabın nerede dedim, dereye düşürmüş. Ağzına patlattığım gibi tokadı kaçtı gavur oğlu gavur”
“Saklanmıştır şimdi senden”
“Gözüme gözükmesin de. “Baba baba değil ki. Babada terbiye olmayınca çocuk ne yapsın. Çocuk da babasına çekmiş. Konuştun mu Harun’la? Ne diyor?”
Aynur bir an duraksadı. Annesini çok iyi tanıyordu; konuşmaya başladı mı susmak nedir bilmezdi. Hatta etrafında birileri olmadan da konuşabilir kızıp, söver, içini dökerdi.
“Düğün varmış da beraber gidelim diyor. Babama sen söyle de izin versin, gideyim.”
“Babanın huyunu bilmiyor musun kızım.” Odasında giyinirken konuşmaya devam etti.
“Yıllardır yedi bitirdi beni cinsi boklu. Doymadı sıra size geldi. Büktü belimi, başımda siyah saç bırakmadı.”
Annesinin bu sinirsel boşalma anlarında babasına da laf yetiştireceğini bilir Aynur. Hatta annesinin, sırf babasına olan duygularını sesleyebilmek için her şeyi bahane ettiğini de.
Gökyüzünde bir tek yıldız bile yok, sadaka niyetine. Yolu zorlukla seçebiliyor. Kah içi su dolu bir çukura giriyor kah göremediği bir dal parçası yüzünü sıyırıyor. Dolmuş bulamayınca el ettiği kamyonla geldi sapağa kadar. Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından kasabaya ulaştığında, karanlıkta baki kalan bini bir para olmuş küfürler. Bir de çamur, paçalarında Enver’in.
Yaz akşamları avlusunda maç yaptıkları, hedefini tutmayan topların yuvarlandığı derenin yanındaki düzlüğe kondurulmuş okulun önünden geçti.. Bahçesinde hurma ağacı vardı. Öğretmenden gizli yenen hurmalar nedeniyle hıçkırık tutunca tüm okul, avludaki tek su musluğunun önünde sıra olurlardı. Ama en çok aşı olmaktan korkardı Enver. Ama kaçmaya cesaret edemedi hiç.
Bir omzunu bakkala dayamış, tek odalı; seyrekçe gelen mektupların yahut resmi evrakın teslim alınıp sahiplerine ulaştırıldığı, içinde kontörlü, dışında da bir adet ankesörlü telefon bulunan PTT’nin saçakları altından yürüdü. Doluysa hemen, değilse saat başı kalkan taksidolmuşların durağından geçti. Kahvehanenin dolu olduğunu, tüm ışıklarının yakılı olmasından bir de taş şakırtısı, pul tıkırtısı ve de masalara hırsla çarpılan el gümbürtülerinden anlamıştı. Görünmez bir güç onu akşamın karanlığı ile havanın serinliğinden kahvenin aydınlığına, demli çayın kokusuna, dönülen okeylere, yanığın perlerine, kırılan pullara ve de marslara çekti.

Oturanları tanıyor. Ak saçlı olan muhtar. Yanık faslına dalmış. Karısı, muhtarın ineği satıp eline geçen parayı da yabancı hayat kadınlarıyla yediğini sanıyor. Bu yüzden aylardır kavgalılar. Ama işin aslını kahveci biliyor; muhtar o parayı iki gün iki gecede yanık masasında yitirmiş. İneğini satıp parasını gerçekten kadınlarla yiyen ise kapı yanındaki masada okey oynayan Kel İsmail’dir. Karısını Kazakistan’a gideceğim diye kandırmış.
Enver, bir çay söyleyip köşe masadaoturan arkadaşlarının yanına seğirtti.
Babasının taksisinde çalışan Vahit’i dinliyor. Askere gidene kadar yapacakmış bu işi, sonra yallah İstanbul’a, diyor Vahit. Yalıdaki köprünün altında her sabah yıkar arabasını. Oda spreyi sıkmayı ihmal etmez. Civar kızları tanır, tıklım tıklım dolu olan arabanın dikiz aynasından davetkar yüzlere kaçamak bakışlar atar, yürekler hoplar. Dere boylarında yaşadığı maceralar babasının kulağına gidince azar da işitir elbet ama uslanmaz.
“Haydi bir yanık çevirelim” deyince Vahit, Enver ne zamandır bu tür tekliflere hayır diyemediğini istese de hatırlayamaz. Kahveciden kağıtlar istenir.
Reno marka arabanın solgun farları toprak yolu aydınlatırken şoför koltuğunda oturan Yaşar sigarasından uzun bir nefes daha çekip dumanı yarı aralık camdan koyu gökyüzüne üflüyor. Yan tarafında oturan Nazmi yorgun. Kısık gözlerle farın aydınlattığı belirsiz gölgelere bakıyor. Acıkmış. Her sabah erkenden kalkar. Asiye akşamdan sofrayı hazırlamıştır. Siyah zeytin, sert köy peyniri, soyulmamış salatalık. Bardağı, kaşığı çatalı masanın üzerindedir. Ocakta ise demlik. Nazmi uyanınca önce demliğin altını yakar. Sonra yüzünü yıkamaya gider. Kahvaltısını ettikten sonra mutlaka çıkmadaki sedire oturup puslu dağlara karşı sigara içer. Ve bu, gün boyunca devam ettiğinden akşam mide ağrılarıyla eve döner.
Nazmi, bir otobüs firmasının yazıhanesinde çalışmaya aşlamış. Kamyonculuk, balıkçılık ve arıcılıktan sonra bavul ticareti de yapmış. İlk zamanlar para da kazanmış ama Batum’da gecelemek zorunda kalan Türk tacirlerin başına gelenler duyuldukça sınırdan öteye geçmez olmuş.
Yaşar firmanın ortaklarından. Nazmi’yi de o aldırdı işe. Aynı köydenler. Hatta aralarında uzak bir hısımlık bile var.
“Batum’a da sefer yapılacakmış.”
“İşler açılır biraz” diye cevap verdi Nazmi.
“Ama Allah kolaylık versin gidenlere”
“Yaz geldi sayılır, millet memlekete akın edecek gene. Yine bir sürü yük. Arabaların anası ağlıyor.”
“Bu yıl ne kadar çay çıkar dersin?”
“Bir kaç ton olur. Ama para vermiyor çay. Bilmez misin. Kızı ne zaman evlendiriyorsun?”
“Eylül’de”
Sustular.
Nazmi’nin yüreği burkuldu, Aynur gelince aklına. Kızın evden gitmesine mi üzüldüğünü yoksa düğün masraflarını nasıl karşılayacağına mı, bilemedi.
Araba merdivenlerin hizasında durunca Evinden yayılan uzak ışığa baktı Nazmi. Bunu yaşam belirtisi olarak algıladı ve sadece basamakları tırmanmakla değil tuhaf bir sevinçle de çarptı kalbi.
Necmi yatağa girer girmez her ihtimale karşı yorganı başının üzerine çekmişti. Rüzgarlı foto: hatice körpe gecelerde ıhlamur ağacının, eğilip çatıyı yalayan dallarından çıkan sesleri ya da etrafta dolanan çakalların ulumalarını duyduğunda da yorganın altına sığınır hep. Gizlendiğine inanır yorganın altında. Yıllar sonra da her yatağa girişinde aynı duyguları hissedecek ama bu sefer geçmiş günleri anımsayıp gülümseyerek.
Bugün Recep ile balık tutmaya kaçmışlardı. Akan suyun önüne taşlardan “V” şeklinde bir geçit yaptılar. Ellerini çatalın ağzına dayıyorlar ki balık gelirse karaya fırlatabilsinler. Saatlerce beklemiş, bekledikçe sıkılmıştı. Sıkılınca da vazgeçmeyi düşünmüşti. Tam dönüp gidecekken, Recep, “geliyor, geliyor” diye bağırmaz mı. Telaşla arkasına dönen Necmi, dengesini kaybedip suya düşmemek için debelenirken, hep bir kaç numara büyük alınan karalastiğinden biri suyun içinde ayağından çıkıvermişti. Dere boyunca aramalarına rağmen ayakkabının tekini bulamamışlardı. Korkudan ağlamaya başlayan çocuk,öyle burnunu çeke çeke eve gidiyordu, alım yerinde annesine yakalandığında. Şimdi yatağında, yorgana gömülü bir şekilde uyumaya çalışırken, diğer odalardan gelecek sesleri algılamak için kulaklarını iyice açmış, sadece annesinin gözünde değil bilebildiği tüm evren karşısında bir suçlu olduğunu sanıyor.

Titrek elleriyle çaylarını yudumlayan bir kaç ihtiyar açık televizyonda Şehr-i İstanbul’un gece alemlerini izlerlerken, kahveci masa masa dolanıp payına düşenleri topluyor. Maaşına yakın para kaldırmış Enver. Banknotları cebine tıkıştırırken paralarla beraber şans meleklerinin kanatlarını da kıvırıp rehin aldığını sanıyor.
Gerçi istese de kalkamaz artık masadan; kaybedene yeni bir şans verilmeli. Cebindeki renkli ama buruş buruş banknotların hafifliğine kaptırınca kendini, o şansı avuç avuç dağıtmaya başladı az sonra. Sigara dumanı ve uykusuzluktan yaşaran gözleriyle, kazandıklarının birer birer el değiştirdiğini gördükçe yüreği sıkışıyor, meleklerin uzaklaşan kanat çırpışlarına nafile kulak kabartıyor. Yeni bir el için kağıtların dağıtılırken kahvehanenin ahşap kapısı ansızın açılıverdi.
Bir astsubay, emrindeki jandarmalarla içeri daldı. Kahvecinin bakışları mı titredi yoksa oturanlara kaş göz işareti mi yaptı bilinmez. Ama astsubay kapkara gözleri kahvecinin yorgun gözlerine değdirince, dizleri titredi.
“Saatin kaç olduğundan haberin var mı senin?”
Sapsarı bir yüz. Karşısındakinin ne yaman olduğunu iyi biliyor kahveci; kural dışı çalışan bir içkili lokanta sahibini tokatladığını, gizli kumarhane, yabancı hayat kadınlarının barındığı pavyon ve kaçak işçi çalıştıran bar sahiplerinin bu adama diş bilediklerini de.
“Komutanım, haklısınız. Ama bizde kalk git denmez ki.” foto: serkan çolak
“Kumar oynatıyormuşsun”
Kahvecinin demin sararan yüzü şimdi süt beyaz.
“Yok valla, çayına kahvesine”
Başka şeyler de söylemek ister elbet sesi bir çıksa. Ama nafile. O esnada muhtar hafif adımlarla yanlarına yaklaşıyor.
“Hayırlı geceler komutan”
“Muhtar sen de mi buradasın” Muhtar, sesteki imayı anlamamazlıktan gelmeyi yeğleyecek kadar gün görmüş bir adam. Astsubay ise mesajının tam olarak algılanması taraftarı.
“Yahu, senin örnek olman gerekirken bunlara. Bak muhtar, kulağıma bir şeyler geldi. Bu son olsun. Tekrarında iflağınızı keserim. Haydi şimdi herkes evine.”
Muhtar, arkasına dönüp denilenin yapılmasını belli eden bir el hareketiyle oturanları kaldırdı.
Aynur ile Zekiye sedirli salonun bitişiğindeki, yine vadiye bakan diğer odada kalıyorlar. Gecenin sessizliğinde derenin vadide yankılanan şırıltısını dinleyerek uyumak Zekiye’ye bir masal huzuru verir. Bazen uzak bir köydeki akrabalarına gittiklerinde, yatağını yadırgamasından çok, derenin sesini duyamadığı için uykusu kaçar.
Derenin çağıltısı ablasını hiç etkilememiştir bugüne kadar. Ama her durumda yastığında onu bekleyen uykusu, nişanlandığından beri kaçmıştı. Yabancı bir evde, yeni bir düzen kurmaktan çok, yabancı bir erkekle ömür sürmek onu korkutuyordu. Hiç aşık olmadı Aynur. O neye kodlanmışsa onu yaşamıştı çünkü. Fındık imecesinde gördüğü delikanlının kapkara gözlerini kendisine dikmesinden rahatsız olmamıştı gerçi ama nişanlanmasına rağmen ne sevgiliydi ne de yabancı. Geceleri düşüncelere daldıkça çarpan kalbi ve al al olan çilli yüzü, ona yüreğinde, o güne kadar tatmadığı ama aynı zamanda acı veren bir şeylerin filizlendiğini hissettiriyordu. Hislerini adlandıramamanın sancısıyla ortada kalakalmıştı bereketli meyveleri küçük Asiye’nin.

Enver, gece ayazında, eve yürürken babam uyumuştur inşallah, diye düşündü. Jandarma baskınının tam da kaybetmeye başladığı ana denk gelmesini şansa yordu. Kayaları döven derenin çağıltısını dinlerken çocukluktan kalma hikayelerin aklına gelmesini engelleyemiyordu. Hep babaannem yüzünden, dedi. Rahmetlinin her gece anlattığı perili masalları, cinlerin düğünlerini, değirmende yaşayan eciş bücüşleri hatırladı. Sigarasından çektiği bir nefesten sonra dua etmeyi unutmadı. Eve vardığında ışıklar söneli nice olmuştu. Gıcırdayan ahşaba tam bir küfür sallayacakken vazgeçti. Necmi ile paylaştığı odaya girdi.
Yorganın altında kıpırdanıp duran kardeşi, rüyasında Recep’le beraber balığa gitmiş. Çatal geçidin başında bekliyorlar. Ansızın bir karalastik teki yüzdü suda. Necmi sevinçle karaya fırlattı onu. Ardından bir tane daha ve yine bir karalastik daha. Deredeki tüm balıklar birer karalastik olmuş, yüzüyorlardı. Ama eğer Necmi arkasına dönüp bakabilseydi değirmenin kilidi paslı kapısını açıp dışarı çıkmış, elindeki çuvaldan kara lastikleri suya bırakan eciş bücüş sureti belki fark edebilirdi.
|